YAZARLAR
Musa İlhan
Zehra Serra Hacer BAŞ
Şehrinaz KESKİN
Şahap Osman Aras
Prof. Dr. Ümit Özdağ
Sadi Somuncuoğlu
ÜYE İŞLEMLERİ
ANKET
Aydın'da sizce en çok oyu hangi parti alır?
PİYASALAR
DOLAR
6,5580
EURO
7,4791
IMKB
80.549
HAVA DURUMU
MAİL LİST
Nöbetçi Eczaneler
Karakter boyutu : 12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto
Şifrenin Şifresi Çözüldü
11 Nisan 2011 Pazartesi 14:44

Şifrenin Şifresi Çözüldü

Bilgi Üniversitesi Matematik Bölümü Başkanı Ali Nesin'e göre ÖSYM'nin sözünü ettiği acemilik şöyle gerçekleşti:

 

Her kitapçığı ayrı ayrı ve rastgele düzenlerken, arada sırada bir şablonun kendiliğinden oluşabileceğinden korkmuşlar. Mesela bir sınav kağıdının doğru yanıtları şans eseri  B-A-B-A-B-A-B-A diye giderse şaibe çıkar, hapı yutarız demişler... Bana sorarsanız, gereksiz ve paranoya derecesinde bir korku.. Bu yüzden doğru yanıtları aşağı yukarı eşit oranda 5 şıkka dağıtmışlar. Bunu sağlamak için de programa müdahale etmişler. Bunu yaparken programı bozduklarının farkına varmamışlar.

Vatan Gazetesi'nden Mine Şenocaklı, İzmir’e 80 km uzaklıktaki Şirince Köyü’nde bulunan matematik köyünde Ali Nesin'le konuştu.

İşte o röportaj...

Zamanı gelmişti, kayıt cihazını çıkardım, tam soru sormaya başlıyordum ki, “Çıkarın laptop’ınızı sorunuzu sorun, bana mail atın, ben yazarak yanıtlayacağım” dedi Ali Nesin. “Olur mu böyle söyleşi!” diye itiraz ettim, ikna ederim diye... “İnanın böyle kendimi çok daha iyi ifade ediyorum” dedi. Mecbur, ben yazdım, attım, o yazdı bana attı, ikimiz de aynı masada otururken!.. Arada bir-iki denemem daha oldu, “Sizin için çok zaman kaybı oluyor, şunu normal söyleşi gibi yapalım” diye ama nafile...

Yüzyüze elektronik söyleşi tam beş saat sürdü! Ama hakkını yemeyeyim, çok temiz bir söyleşi oldu. Soru net, cevap net..

Sınavın iptali için şimdilik bir neden göremiyorum

Hocam, bir özetle başlayabilir miyiz konuşmaya? YGS’de olan biten ne?

Kısaca aptallığın daniskası olarak nitelendirebiliriz. Bir hilenin döndüğünü sanmıyorum doğrusu, çünkü hile yapmak isteyen biraz daha acar olur, bu kadar çok açık vermez. Beceriksizlik diz boyu. Hatta umursamazlık olarak bile nitelendirebiliriz. En azından matematik sorularının tümünde 40 sorudan 23’üne doğru yanıt veren bir algoritma var. Bu algoritmayı önceden bilmeyenin sınavda bunu keşfetmesi imkânsız. Dolayısıyla eğer aksi yönde bir delil bulunmazsa, ki umarım bulunmaz, sınavların yenilenmesi için şimdilik bir neden göremiyorum ben. Ama böylesine bir hatadan muaf olması gerekir sistemin. Üstelik hata, öngörülemez, düzeltilemez bir hata da değildi. Birazcık kaygı taşıyan ve sorumluluğunun bilincinde olan bir yönetim, gerekli kontrolleri önceden yapardı. Örneğin, kendi kendine bir deneme sınavı yapardı. Doğrusu ÖSYM Başkanı bir biçimde özür diledi ve özür dileyen birinin üstüne gitmeyi doğru bulmuyorum, ama benim şahsi kanaatime göre burada istifayı gerektirecek bir ihmal söz konusu.

Günlerdir bu konu yazılıp çiziliyor, konuşuluyor ama yine de soracağım, algoritma nedir? Herkesin anlayabileceği şekilde anlatabilir misiniz?

Örneğin siz herhangi iki sayıyı toplayıp çarpabilirsiniz, çünkü bu işlemi yapmanın algoritmasını ilkokulda öğrenmişsiniz. Çarpım tablosunu ve çarpma algoritmasını bilmeniz, sizin herhangi iki sayıyı çarpmanıza imkân sağlar, çarpmayı fazla düşünmeden otomatik olarak yaparsınız. Yürümenin de algoritması bir biçimde beynimize işlenmiştir, otomatik olarak, düşünmeden yürürüz. Yani bir işi otomatik olarak yapmamızı sağlayan reçeteye algoritma adı verilir. Konumuza dönecek olursak, soruları okumadan doğru yanıtı bulmanın bir yöntemi varsa, algoritma da var demektir. Örneğin, eğer sınavda bütün doğru yanıtlar A şıkkıysa, o zaman doğru yanıtları bulma algoritması, “Hep A’yı işaretle”dir, soruları okumaya bile gerek yoktur. Bu verdiğim örnek, çok çok basit, ama biraz daha karmaşık algoritmalar verilebilir, örneğin “En büyük şıkkın sağındaki şık doğru yanıttır” bir algoritmadır ve bu algoritma matematik sınavının 40 sorusundan 36’sına uygulanabiliyor ve 23 doğru yanıt veriyor. Daha çok doğru yanıt veren ama biraz daha karmaşık algoritmalar da keşfediliyor. Mesela, Faruk Goloğlu’nun bulduğu algoritma...

Hocam, Taraf’ta yayınlanan ilk günkü söyleşinizde, “Elimizde somut bir delil olmadan kuşkulanmayı doğru bulmuyorum. Ayrıca binlerce kişiyle paylaşılan bir şifre mutlaka ortaya çıkar, özellikle Türkiye gibi konuşmasını seven bir ülkede; yani kitapçıkları şifrelemek birazcık aklı olan birinin yapacağı bir iş değil. Öte yandan ÖSYM’nin kötü bir geçmişi olduğundan insanlar kuşkulanmakta tamamen de haksız sayılmazlar” demiştiniz. Şimdi elinizde çok daha fazla delil var. Sizce YGS’de şifre var mı?

Şifre, algoritma, şablon, doğru yanıtı bulma yöntemi... Tüm bu terimler aşağı yukarı aynı anlama gelirler. Ama şifre dendiğinde, daha çok casusluk ya da ahlaksızlık filan gibi bir kötülük ya da kötü niyet akla geliyor. Yani şifre teriminin içinde olumsuz bir anlam gizli, ahlaksızlık içeriyor. Biraz önce dediğim gibi kötü niyet olduğunu sanmıyorum ve umarım yoktur. “İnsanlar iyi niyetlidir, kötü değildirler” ilkesinden hareket etmek daha erdemli bir davranıştır diye düşünüyorum, yani masumiyet karinesini bir ilke olarak benimsiyorum. Oluşana şifre değil de şablon desek daha doğru olur bence.

O zaman olanı biteni nasıl adlandıracağız? İyi niyetli bir beceriksizlik mi? Sorumlu olan kim?

Bence ne iyi niyetli ne kötü niyetli, bağışlanamaz bir beceriksizlik söz konusudur ve baş sorumlu da elbette kurumun başındaki kişi olan Ali Demir’dir. Üzülüyorum bunu söylerken ama ne yapalım ki yadsınamaz

Peki nasıl bir beceriksizlik söz konusu? Ne oldu da böyle bir şablon oluştu?

ÖSYM açıklamasına göre şöyle bir şey olmuş: Her kitapçığı ayrı ayrı ve rastgele düzenlerken, arada sırada bir şablonun kendiliğinden oluşabileceğinden korkmuşlar. Mesela bir sınav kâğıdının doğru yanıtları, şans eseri B-A-B-A-B-A-B-A-... diye giderse o zaman şaibe çıkar, hapı yutarız demişler. Gereksiz ve paranoya derecesinde bir korku bana sorarsanız. Bu yüzden yanıtların aşağı yukarı beşte birinin A, beşte birinin B, beşte birinin C, beşte birinin D, beşte birinin E olmasına özen göstermek istemişler. Bunu sağlamak için de programa elle müdahele etmişler. Ama bunu yaparken programı bozduklarının farkına varmamışlar... Ne kadar doğrudur bu açıklama bilemiyorum ama aksi yönde bir veri olmadığı sürece inanmak ya da inanır gibi görünmek zorundayım.

Elle müdahale nasıl olur?

Başkaları tarafından yazılmış ve denenmiş bir programa orada çalışan acemi bir bilgisayar programcısı ek program yazmış ve farkına varmadan programı bozmuş olabilir.

Matbaada mı, ÖSYM’de mi?

Hiçbir fikrim yok...

Üniversiteye giriş üniversitelere bırakılmalı

YÖK ve Milli Eğitim Bakanlığı kendilerini lağvetsin, eğitim sistemi bugünkünden çok daha iyi çalışır, emin olun! Ama eğer başımızdakilerin YÖK’ü ve MEB’i lağvetmeye gönlü razı olmuyorsa, o zaman üniversiteleri özgür bıraksınlar, üniversiteler istedikleri gibi öğrenci alabilsinler...

Siz olsaydınız bu soruları nasıl hazırlardınız?

Ben olsa mıydım? Allah korusun ve yazdıysa bozsun! Hiç öyle bir iş yapmak istemem. Benim yapacak başka işlerim var ve zaten bu sistemin bir parçası olmak, bu sisteme hizmet etmek istemem.

Neden? Bu sistemin nesi var?

Çocuklara ve gençlere aman vermeyen bir sistem. Çocukların hafta sonları yok, akşamları yok, yaz tatilleri yok... Gece gündüz sınava hazırlanıyorlar. Ya okul, ya dershane, ya ödev... Hiçbir eğitim sisteminin çocukları böyle bir işkenceden geçirmeye hakkı yoktur. Sağlıklı bir gençlik yetişmez bu yönemle. Gençlerin gezmeye, dolaşmaya, eğlenmeye, hobilerine zaman ayırmaya, dalga geçmeye hakları ve ihtiyaçları vardır. Biz büyüklerin de çocukların ve gençlerin maruz kaldığı çalışma temposunda yaşadığımızı düşünsenize... Baş kaldırırız, sisteme lanet okuruz, ayaklanırız... Olmaz böyle bir şey. Bu yanlış bir an önce sona ermeli.

Peki yerine ne konmalı, doğrusu ne?

Ben eğitbilimci değilim. Doğru sistemi bulmak benim görevim değil. Ama var olan sistemin yanlış olduğunu anlamak için eğitbilimci olmaya gerek yok. YÖK ve MEB kendilerini lağvetsinler, hiçbir sistem olmasın, eğitim sistemi bugünkünden çok daha iyi çalışır, emin olun! Ama eğer başımızdakilerin, YÖK’ü ve MEB’i lağvetmeye gönülleri razı olmuyorsa, o zaman üniversiteleri özgür bıraksınlar, üniversiteler bazı kıstaslara uymak koşuluyla istedikleri gibi öğrenci alabilsinler... Kimi sınavla alır, kimi mülakatla, kimi dosyayla, kimi lise not ortalamasıyla, kimi kendi lisesinden doğrudan alır, kimi ise hepsinin karışımı bir sistemle... Aslında devletin düzenlediği YGS, ÖSS gibi sınavlar üniversiteye giriş sınavları değiller, bunlar özünde lise bitirme sınavlarıdır, ne de olsa lisede okutulan sorulardan geliyor sorular. Liseyi bitirmek başka, üniversiteye girmek başka. ÖSS türü sınavlar lise bitirme sınavına dönüştürülmelidir. Üniversiteye giriş ise üniversitelere bırakılmalıdır. Üniversiteler aralarında birleşip kendi özel sınavlarını da yapabilirler. Böylece sorumluluk da devletin üstünden kalkar.

O zaman haksızlıklar olmaz mı?

Olabilir tabii, muhtemelen de olur. Sanki bu sistemde haksızlık olmuyor mu? Trafik kazası olur diye arabalar yasaklanmıyor herhalde. Her şey mümkündür. Hiçbir sistem mükemmel değildir. Özellikle özgürlükten yararlananlar çıkacaktır. Ama bu özgür sistemin o kadar yararı olacaktır ki, yararları zararlarına fark atacaktır.

Özgürlükten yararlananlar çıkacaktır derken ne demek istiyorsunuz?

Eğer kimsenin yasadışı bir şey yapmasını istemiyorsanız, herkesin başına bir polis dikersiniz - tabii o polislerin de başına bir polis dikmek gerekir - her yeri kameralarla donatırsınız, hatta hatta bazı dönemlerde olduğu gibi sokağa çıkmayı yasaklarsınız. Özgürlük, özellikle eğitim seviyesi düşük ülkelerde bazı sorunlara yol açabilir. Mesela önerdiğim yöntemle bir üniversite parası olanları ya da siyasi nüfuzu olanların çocuklarını kayırmaya kalkışabilir. Bunu da önlemenin, denetlemenin yolları vardır. Sorunlar her zaman olur, önemli olan sorunlarla başa çıkabilmektir. Türkiye hiçbir zaman özgürlüğü tadamadı. Özgürlüğün tadını alsa bir daha vazgeçemez.

İsveç, Norveç gibi özgür addettiğimiz ülkelerde sistem nasıl?

1977’de Fransa’ya üniversite okumak için gittiğimde hiçbir üniversiteye kayıtlı değildim. Elimi kolumu sallaya sallaya bir üniversiteye gittim ve kaydolmak istediğimi söyledim. Lise notlarım, denklik belgelerim, pasaportum filan her şey vardı. Oturma iznim bile henüz yoktu galiba. Üniversitede yer de vardı. Hemen kayıt oldum! O ülkelerde sistemin şimdi nasıl olduğunu tam olarak bilmiyorum ama üniversiteye gitmek isteyen öğrenci sayısı bu kadar çok olmadığı için sanırım benim söz ettiğim yöntemle üniversiteye giriş yapılıyor. Fransa’da şimdi artık üniversiteler öncelikli olarak kendi şehirlerinde oturan öğrencileri kabul ediyorlar. Türkiye’nin sorunu üniversite okumak isteyen gençlerin sayısının çokluğu. Bu gençlerin birçoğu aslında meslek liselerine ve meslek okullarına kaydırılmalı. Ne Türkiye’nin bu kadar çok üniversite mezununa ihtiyacı var ne de üniversite okuyacak bu kadar çok genç... Birçok üniversitenin birçok bölümü aslında sadece bir meslek okulu. Üniversite adı altında meslek okulu açılıyor. Bunu eleştirmek için söylemiyorum, o üniversiteler de bir zaman sonra palazlanır ve gerçek bir üniversite kimliğine bürünür. Ama yapılması gereken öncelikle meslek okullarını daha cazip hale getirmek, ki üniversite okumak isteyen öğrenci sayısı azalsın. Ne kadar demokratik olur bilmiyorum ama, eğer mevcut düzenin içinde kalınmak isteniyorsa, bir başka seçenek şöyle olabilir: ODTÜ, Boğaziçi, İstanbul Üniversitesi gibi kendini kanıtlamış bazı üniversiteler için ayrı bir sınav yapılabilir. Ya da ülkenin üniversiteleri coğrafyaya göre sınıflara ayrılabilir ve her sınıf için ayrı bir sınav yapılabilir. Mevcut düzenin en büyük kusuru had safhada merkezi olması. Her şeyin en iyisine, en güzeline, en doğrusuna tek elden Ankara karar veriyor. Ama “Small is beautiful” demişler...

Siz yine Taraf’ta yayınlanan demecinizde, “Eğer ÖSYM’nin başına matematikten, algoritmadan ve şifrelemeden anlamayan birini getirirseniz olacağı işte budur! Fırsat yakalamışken, TÜBİTAK’ın başına da bilimden anlayan birinin getirilmesi gerektiğini söyleyeyim” diyorsunuz. Sorun sadece ÖSYM’nin başında matematikten anlamayan birinin olması mı? Sizce bu neden kaynaklanıyor? Kadrolaşmadan mı?

Evet, öyle tahmin ediyorum. Kadrolaşma sadece bu hükümetin değil, tüm hükümetlerin yaptığı bir şey. Galiba Türkiye’de iktidar olmanın doğal sonucu, bazı güç dengelerini korumak amacıyla ya da bazı güç odaklarına teşekkür mahiyetinde iktidardan pay vermek. Bunun başka bir açıklamasını bulamıyorum. Bu da yeterince demokratikleşmediğimizin bir göstergesi. Tabii bu hükümet 9 yıldan beri başta olduğu için, kadrolaşma daha çok yapılmıştır ve daha fazla göze çarpıyor. Mesela Ali Demir hangi nitelikleriyle ÖSYM’nin başına getirildi? Ya da Nüket Yetiş neden TÜBİTAK’ın başkanı? Bu kişilerin değerli olmadıklarını söylemek istemiyorum. Mutlaka değerlidirler, ne de olsa belli bir aşamaya gelmişler. Belli aşamaya gelen her kişinin de mutlaka diğerlerine göre bir üstünlüğü, kendisini özel kılan bir niteliği, bir değeri vardır. Ama her değer yerinde değerlidir. Benim alanım matematik, ben bu alanda değerliyim, eğer bir değerim varsa, ama beni TÜBİTAK ya da Futbol Federasyonu Başkanı yaparsanız beş para etmem. Kadrolaşmanın kendisi zaten kötü bir şey de, kadrolaşmanın ötesinde bir de niteliği uymayan kişilerin bazı konumlara getirilmesi çok daha kötü. Türkiye’nin aleyhine oluyor bu. Ne yazık ki yazıp çizilerek çözülecek bir sorun da değil. İktidara gelme sürecinde benim bilmediğim temel bazı değişiklikler olmalı.

Bu haber toplam 796 defa okunmuştur
Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.

ÇOK OKUNANLAR